Hikmet Kuşu Helal Lokma İle Avlanır

10.07.2018 22:04 Tüm Yazıları

Şu evrenin en büyük varlık gayesi ve neticesi hayattır.

Hayatın en mütekâmil şekli ve özü ruhtur. Ruh taşıyan canlıların en kâmil olanı ise bilinç sahibi varlıklardır. Onların içinde de en kıymetlisi insandır.

İnsanın, hayat nimeti için yapması gereken en büyük hizmet ise şu fani ve geçici hayatı,salih emel denilen faaliyetlerle baki ve ebedi bir hayat dönüştürmektir…

Evet, hakikaten de şu kâinat ağacının en bariz ve en kıymetli neticesi insandır. Nasıl ki bir ağacın bütün faaliyeti meyveye bakar; dalıyla, budağıyla, yaprağıyla ve bütün faaliyetleriyle o meyveyi dalında tutmaya bakar. Aynı şekilde şu evrenin dahi tüm faaliyetleri insana bakar ve insana hizmet eder. Çünkü insan hayatın, en cami, en ihatalı, en aktif ve en müstesna en bilinçli zi-ruh halidir. 

O yüzden rahatlıkla diyebiliriz ki insan var edilmeyecek olsaydı bu evrenin var olmasına ihtiyaç kalmazdı. Belki de “Seni yaratmayacak olsaydım, eflaki yaratmama gerek kalmazdı (ey Muhammed)” kudsi hadisini de insanın bu özelliği adına kabul etmek ve anlamak gerekir. Zira Allah insan gibi bir bilinçli varlığı yaratmak ve ondaki kemali temaşa etmek istemiştir. Hz. Muhammed tüm insanlık adına diğer peygamberler gibi en güzel, yaradılış maksadına en layık bir ruh ve kâmil insandır.

İnsanın yaradılışındaki asıl maksat Hz. Muhammed gibi, Hz. İsa gibi Hz. Musa gibi yani peygamberler gibi numunelerdir. İnsanın gerçek mahiyetini onlar ortaya koymuşlar, insanın yaradılışındaki manayı onlar zahir kılmışlardır. İblisler ve melekler “Allah’ım bu fesatçı ve kan dökücü varlığı yaratıp dünyaya halife yapma!” diye itiraz ettiklerinde Cenabı Hakk'a, onların itirazlarını yok saydıran ve “ben onun hakkında sizin bilmediklerinizi de biliyorum” dedirten, işte bu nebilerde ortaya çıkan kemal ve kulluk azametidir!

Allah’ın, insanı yaratmadaki maksadı, nübüvvetle kemale ermiş, o mana ile hayatlanmış insan tipidir. Azmış, hayvaniyette kalmış, nefsine uyup Âdemiyet idrakine varmayı terk etmiş insan değil! Çünkü Allah insanı, bilinmek istediği için yarattı.

İnsaniyet, aynı kökten çıkan ve giderek birbirinden uzaklaşan iki dal gibidir. Birinden nebiler, evliyalar, asfiyalar ve iman ehli ruhlar devşirilmiş. Öteki dalın meyvesi ise firavunlar, şedddatlar, Nemrutlar, zalimler ve münkirler olmuştur.

İnsanın hangi tarafta karar kılacağı, ezeli ilim ile biliniyor olsa da insanın kendi seçimidir. İmtihan denilen şey tam da budur; yani tarafını seçmek. Çünkü irade sıfatı bir tek insanda açığa çıkarılmıştır ve bir tek o, eylemlerini seçme hakkına sahiptir.

Bunun dışındaki –cinler hariç- hemen hemen tüm varlıkların konumları, ezeli yazgı ile belirlenmiş ve bir hal üzere programlanmışlardır. O halden çıkamadıkları gibi sorgulayamazlar da! Başka türlü olmayı ne hayal edebilirler ne de hallerinden şikâyetçiolabilirler.  Taşlar, madenler, bitkiler, hayvanlar, melekler, iblisler, ifritler… hepsi kendilerine takdir edilen bir hal ile sınırlandırılmışlardır… O hali sorgulayacak bir akılları ve buna itiraz edecek bir nefisleri ve “niye ben de şöyle olmadım”diyebilecek bir kıyas kabiliyetleri yoktur.

İnsan ise irade kudretiyle donatılmıştır. Bu iradeyi kullanarak kendine bir yer ve akıbet tayin edecektir. İradeyi kullanmak için bilgiye, bilgiyi değerlendirip ondan bir netice çıkarmak için akla, aklın faaliyetlerini tartmak için kalbe ve yaratıcısını hissetmek için hassalara ve latifelere (maddi ve manevi sensörlere) ihtiyacı var.

Biyolojik anlamda bir tür hayvan olmakla birlikte iradesi, aklı, duyuları, duyguları ve latifeleriyle insan, diğer her varlıktan farklıdır. Çünkü onun asıl görevi bilmek, idrak etmek ve o idrake göre hayatını tanzim etmektir. “Ben gizli bir hazine idim, bilinmek bana sevimli geldi de insanı yarattım” Kudsi hadisinde zikredilen ‘bilme’ işini yapmakla görevlidir insan.

Müteâl, sonsuz ve sınırsız olanı, idrak edebilmekle görevli olduğuna göre insan, onda Yaratıcının tüm şuunatını ve efalini ve hallerini anlayacak ve bundan kendi hayatı için de çıkarımlar yapmasına yarayacak cihazlar, donatılar ve aletler mevcut olmalıdır ve nitekim mevcuttur.

O yüzden de insan, kendisine hiçbir uyarıcı gelmese de aklıyla ve kendisindeki cihazlarla şu âlemin bir Yaratıcısının olduğunu bilmekle yükümlüdür. Bunu idrak edemeyecek kadar idrak ve akıl yoksunu zaten insan adıyla anılmaya değer değildir.

Ancak iman bu kadarla kalmaz. Evet, insan aklı gereği bir yaratıcının var olduğunu bilmekle mükelleftir. Ancak onun bir maksadının olup olmadığını idrak edemeyebilir. O yüzden de Allah içimize, çıkarını her şeyin üstünde tutan ve menfaate tabasbus eden güzel olanı seven bir nefs yerleştirmiş. Nefs, insanı hakiki kul eden alettir. Eğer biz nefsimize menfaatinin nerede ve ihtiyaçlarının kim tarafından karşılandığını tam olarak anlatabilsek, onu ikna edebilsek, biz istemesek de nefs Rabbine kulluk eder. Ama eğer nefs ikna edilememişse (yani tüm beslendiği lezzetlerin gerçek kaynağının Allah olduğu idrakine vardırılmamışsa),  akıl ve kalp ile elde ettiğimiz mertebe ve merhaleler bize ciddi bir ‘yakin’ ve değer (itaat) katmaz. Bu iman insanı takvaya da götürmez! Var olan da zahirde kalır.

Bugünün Müslümanlarında görülen hal, teslim/ tezkiye olmamış (yani nefsin emmare/hayvaniyet hali) bir nefs ile mümin olma çabasıdır. Bu da mümkün olamıyor.

Nefs Rabbine itaat etmeye fıtri olarak yanaşmadıkça ne aklın tahsil ettiği marifeullah, ne kalbin varmak istediği muhabbbettullahfıtrı olur.

Hâlbuki aklın icabı bilmek, kalbin icabı sevmek ve latifelerin icabı itaat edip inkıyat etmektir.

Amma ki insanda bu cihazların sağlıklı çalışabilmesi için kişinin evvela yeme içmede, sonra efal ve etvarda, sonra kalbin ve ruhun kemaline ermesinde haram ve helallere riayet etmesi gerekir.

Midesine haram lokma girenin hallerinin ve amellerinin düzgün ve makbul olma ihtimali yoktur. O yüzden bütün dinlerin temelinde helal ve haramlar vardır.

Haram denilen şey, insanın yükselmesine, cihazlarını sağlıklı kullanmasına, daha doğrusu biyolojik anlamda bir tür hayvan olan insanın Âdem olmasına mani olan şeylerdir. Helal ise tam tersi…

İnsanoğlu haramları, dinin keyfi bir dayatması sanıyor.

Oysa Allah, fesatçı ve bozguncu diye itham edilen -ki fıtratı ham olarak öyledir-  insanın yönünü, Ademiyete, Allah'a muhatap varlık olmaya çevirmeyi marad etmiştir.  Haram ve helallere riayet etmeyenin Kur’an’ın, “Ya Eyyühennas!”(Ey İnsan!) hitabı içinde yeri olmaz.

İşte iş oradan başlıyor. Çocukçularının neden deist, ateist olduğuna anlam veremeyen dindarlar önce kazançlarına, hal ve hareketlerine baksınlar. Çünkü evet, iş oradan başlar. Yediğini içtiğini Kuran'a ve İslam’a göre tanzim etmezsen, hal ve hareketlerini emir dairesine çekmezsen ey Müslüman, senden doğacak meyve de çarık çürük ve rüşeymi ebter olur…

Dolayısıyla insanda var olan latifelerin doğru yönde kullanılabilmesinin ilk basamağı helal lokmadır. Helal lokma, sadece sağlık ve insanlığın kaynağı değil, aynı zamanda rahmani duruşun ilk basamağıdır. Helal lokma olmadan bilim, marifetullaha dönüşmez, sevgi muhabbetullahta karar kılmaz ve nihayet insan, bu ikisinin özü ve muhassalası olan hikmete ermez.

Hâlbuki insanın en büyük bilgeliği hikmete ermektir. Çünkü hikmet, Yaratıcının tüm işlerinin arkasındaki maksadı ve gerekçeleri bilmektir. Takdire rıza ve teslimiyettir.

Hikmet kuşu nazinin, nazlı ve ürkek bir ankadır. İnsanın en büyük marifeti o hikmet kuşunu avlamaktır oysa. Onun avlamanın yolu da helal lokmadan geçer. Çünkü iman ve hidayet ile helal lokma ilişkisi demir ve mıknatıs gibidir. Hikmet kuşunun avlamak zordur. Ama onu avlayanlar helal lokma ile avladılar.

Takva, hikmeti avlayan tuzaktır. Emir dairesinde kalan o maksada ulaşır. Ve kime hikmet verilmişse ona dünya-ahiret çok hayırlar verilmiştir.

Türkiye'nin yeni bir yapılanma ile yeni bir kulvara girdiği ve her şeyin yeniden tanzim edilmesi gerektiğinin açık seçik ortada bulunduğu bir dönemde, özellikle de yöneticilere bunları hatırlatmak istedim. Siz insanı –özellikle Şarktaki insanları; çünkü onlar batılı gibi değildir, hayatlarından dini çekerseniz akıllı canavarlara dönüşürler-  din ve iman ekseninde yetiştirmezseniz, kalplerine Allah korkusu koydurmazsanız daha küçüklüğünden itibaren, onu ne çocuk tacizinden alıkoyabilirsiniz, ne vicdanının doğru istikamet üzerinde karar kılmasını sağlayabilirsiniz. İnsanı doğru inşa edemezseniz, inşa ettiğiniz tüm eserler başınıza yıkılır da gerekçesini bilemezsiniz!

Allah yemede içmede, hal ve tavırda, insan ilişkilerinde, kalbî hallerde helallere ve haramlara riayet etmeyi nasip etsin! Amin!